ARABA İLE 7 GÜN 2540 KM. 2 KİŞİ YARI TÜRKİYE TURU

Arkadaşlar; Ben genelde oğlumla (Furkan (15) ) her yıl arabaya binip ülkemizin çeşitli bölgelerini plansız, programsız, gelişine, doğaçlama gezeriz. Oğlum da artık büyüdüğü için biz iki delikanlı kendimize bir güzergah çizip ( İzmit çıkış, Nevşehir, Kayseri, Niğde, Tarsus, Mersin, Silifke, Anamur, Alanya, Antalya ve Burdur) üzerinden eve dönüş yaptık. Bu seyahatta gezdiğimiz, gördüğümüz, yediğimiz, içtiğimiz ve tanıştığımız insanlardan bahsedeceğim.

HABER SERVİSİ

Haber
HABER SERVİSİ

 

Genel de sorarlar;

"- O kadar yol gidip, yer geziyorsun. Bu nasıl bir gezmektir. Koşturmacayla tatil mi olur" ? diye..
Bu yazımda aslında gözüktüğü gibi olmadığını, nasıl keyifli ve eğlence dolu olduğu da anlatmış olucam. Kültür turlarına çıkmış olanlar bilir. Günde en fazla bölgede üç veya dört yere giderler. Günü doğru yerlerde, doğru zamanlamalarla kimseyi sıkmadan gezdirirler. Bendeki mantıkta bu aslında.

Tatil anlayışınız gezmekten ziyade otelde yatmak olabilir. Benim anlatmak istediğim tatil de dinlenmekten çok, kültür turizmi tadında gezmek. Bunu dinlenmek için değil, aksine bedenen yorucu, zihnen çok

rahatlatıcı olduğunu düşünmemdir.

 

2

İşin komik tarafı "ÇOK GEZEN Mİ , ÇOK OKUYAN MI BİLİR" sozünün GEZEN taraftarı olarak yazıyorum. Çok okuyan biri değil, çok gözlemleyen biriyimdir.

Biliyorum ki; bir çok kişinin içinde, doğayı keşfetmek uğruna gezme dürtüsü vardır. İnsanın bilemediği zorluklarla karşılaşma kaygısı, bu gezme dürtünüsünün önüne geçer ve sürekli ertelenir.
Bu şekilde araba ile Türkiye'yi gezmek ne kadar basit ve ucuz olduğunu görmeniz için bunu amatör bir seyahatnameye çevirdim.

 

3

Ben bu gezilerimde arabamı mini minnak bir karavana çeviriyorum. Nasıl mı? Yaptığım tek şey iki kişi olduğumuz için arka koltukları söküp evin bodrumuna atıp, bodrumdaki seyahet malzemeleri arabanın bagajına atmak.
Bu malzemeler neler mi? Bir yatak odası takımı ( iki şişme yatak dar olandan) evden kendi yastığım ve çarşafım. Bir salon takımı, ( iki katlanır sandalye yatar vaziyette olandan ve bir plaj şemsiyesi.) Ve olmaz sa olmaz su ısıtmak için 12 volt araç kathle.
Malum çay önemli..
Sonra arabamı evim yapıp kaplumbağa misali düş yollara.. Sadece yakıt ve yiyecek masraflarıyla biraz survivor, biraz da varoşvari tarzda yollar yetmez olur.
Aracım aslında demirden çadıra dönüyor. Dağda, denizde, ormanda çadır da kamp kurmaktan daha konforlu ve güvenli olur. Çadırı heryere kuramazsınız. Arabayı istediğiniz yere park eder ve kilitleyebilirsiniz.

Defalerca Marmara, Karadeniz, Ege, Akdeniz turu. İzmit Körfezi'nden başlayıp tüm Ege ve Akdaniz sahilleri koy koy gezirek Alanya'ya kadar. Hem tersten hem de düzden. Bu tecrübeyle Bu yılda İçanadolu dan başlayıp Akdeniz indik.

Geçen hafta çıktığımız bu yolculukta
2540 Km lik 7 gece 8 gün sürdü. Başıma neler gelmiş, nereleri görmüş, kimlerle tanışmışım.

Hadi başlayalım.

 

4

Çıktığım Bu turun başladığı tarih belli, bittiği tarih kısmet şekliyle çıkıyoruz yollara..

Cumartesi günü arka koltukları Furkan'la beraber söküp, gezi malzemelerini arabaya yükleyip depoyu da fulledik. Pazar sabahı 3 gibi İzmit'ten otobana girdik. Bir solukta güneşe karşı Kırıkkale'de eşimin yaptığı böreklerle termostaki çayımızla kahvaltımızı ağaç altı bir dinlenme tesisinde yaptık. Furkan ve benim tarzımızdaki iki zıt müzik listesinden seçme parçalarla başlangıç olan Nevşehir'e ulaştığımızda saat 12 olmuştu. Facebook'tan tesadüfen bulduğum, 22 sene önce en son gördüğüm asker arkadaşım Gökhan Doğru ile 620 km lik yolculuk sonunda buluştuk. Tüm misafirperverliği ile Nevşehir'e has yöresel yemeklerle ağırladı. Bize Nevşehir'i ve güzel atlar diyarı olarak bilinen Kapadokya da nerelere muhakkak gitmemiz gerktiğini söyledi. Nevşehir'in içinde bulunan ve Türkiye'nin en büyük kliselerinden olan Meryemana Klisesi'ni gezdik. 1849'da yapılmış bu klise uzun süre Nevşehir'de cezaevi olarak kullanılmış. Akşamda biraz Nevşehir çarşısında dolaştık.
Neyse.. madem akşam oldu arabada nasıl kaldığıma gelelim.

 

5
Herkezin merak ettiği, arabayı nasıl mini minnak bir karavana çavirdiğim.
- "Yaa ne olucak yatır kolkuğu yat gitsin" evet sabahta bel ve boyun tutulsun.
Şu kekilde oluyor; Arka koltukları sökmüştük zaten. Ön koltuklarıda öne yatırdığınızda demirden çadır oluyor. Yatakları şişirip (mini araç kompresörü ile) kendi yastığınız ve çarşafınızla rahat bir uyku çekebilirsiniz. Valiz almıyoruz. Küçük çanta ve sırt çantası şart. Eşyalar arka koltuk ayak boşluklarına. Katlanır sandalye ve plaj şemsiyeleri bagaj çukuruna koyuyoruz. Boşluklar bu şekilde doldurulunca üzerine şişme yatak gayet düz bir şekilde konabiliyor. Ütülü kıyafetler arka kapı tutamaçlara asılabilir.
5 yıldır test edildi onaylandı.
Aracımın camları 2 numara filmli olduğu için gece hiç bir şekilde içerisi görünmez. 4 camıda hava sıcaklık durumuna göre 3 parmak açıyorim. Ev gibi olmasada 1.78 boyundaki oğlum bile tam uzanarak yatabiliyor. Aslında yatmadan önce arabada multimedya teybte daha önceden seçtiğimiz filmlerden birini izleriz. Ama gece çıktığımız ilk günkü yol yorgunluğu ile gece 1 gibi uyumayı tercih ettik. Çünkü yarın sabah Kapadokya'yı kapsamlı gezmeye başlayacaktık. Hiçbir zaman arabada sabah geç saatlere kadar yatamazsınız. Araçı park ederken, güneşin doğuşunu hesap ederek park ederim. Yani aracımı güneş doğduğunda gölgede kalacak gibi konumlandırırım. Türkiye'nin heryerinde hayat 7.30 - 8 gibi başlıyor ve uyanma vakti gelmiş demektir. Dağ, kır, bayır değilse kaldığımız yer, çevremizde park, bahçe, kafe, cami, benzin istasyonu gibi su ve lavabo her zaman bulabiliriz. Yinede Aracımda her zaman 5 lt. su bulundururum. Sabah kahvaltıyı en kötü marketten aldığımız bisküvi, kraker, meyve suyu ile yaparız. Genelde gittiğimiz yerlerde çay bahcesi, pastane, fırın ve çıtır simit bulmak zor olmadığından kahvaltının tadını çıkarmayı tercih ederiz.

 

6
Burda en güzeli kahvaltıyı yaptıktan sonra o an için gezeceğiniz çok yerİn olduğunu bilmek ama nereden başlayacağınızı bilmemektir. Bu bazı insanları strese sokabilir. Ama benim için gerçek özgürlüktür. Belirsizlik insana rastgele anı yaşama fırsatı verir.
Kahvaltıyı yaptıktan sonra oğlum kendi playlistinden yabancı rock, rap müzikleriyle başlarız mecburen. Uykumuzuda açmıyor değil hani.
Sabah ilk olarak 10 km yakındakii Göreme bölgesine ulaştık. Bizi karşılayan ilk Uçhisar kalesi oldu. Hafif rampa aşağı sağa doğru virajı dönünce tüm heybetiyle karşımıza dikildi. En üstündek Türk Bayrağı'nın dalgalanışı ilk olarak dikkatimizi çekti. Arabamızı park edip. Uçhisar kalesine meydandaki hedyelik satan dükkanların arasından geçtik. Türk olmanın avantajıyla hiçbir esnaf laf atmadan kalenin girişine kadar geldik. Oyma taşların üzerine kayıp düşme olmasın diye, metal kontrüksiyondan merdiven yapmışlar. Kalenin doğallığını bozmak adına herkezin rahatlığıyla çıkabilir hale getirmişler. Kalenin aşağıdan heybetli görüntüsü daha aklımızdan çıkmadan, üzerine çıkınca aşağıdaki peri bacalı vadilerinin görüntüsü görsel ziyafeti ortaya koydu. Bu ziyafet ilk gördüğüm içim tadı damağımda kalmış olabilir tabiki.. Kaleden indikten sonra çevreyi biraz gezdik ve çok zaman kaybetmeden Furkan'ın sabırzlıkla beklediği atv turlarının yapıldığı Göreme meydanına geldik. Yaklaşık 1 saat sürecek olan atv turlarının saati 75 tl'den sıkı bir pazarlıkla motor başına 50 tl ye anlaştık. İyi bir pazarlıkçı olduğum için değil, bölgede turist azlığından günü kurtarmak için fiyat düştüklerinden aslında. Amaç atv turlarıyla Göreme'deki vadilere inip peri bacalarının atmosferini solumak. Çünkü vadiler çok ve geniş alnlara sahip. Ya atlarla yada atv motorlarla gezilebilir ancak. Atv turlarıyla Çavuşin köyüne kadar Kılıçlar Vadisi'ni gezdik. İnsan kendesini vadinin içinde başka gezegende hissediyor gerçekten. Doğa olayları tarihle birleşince böyle mitolojik göüntüler çıkıyor ortaya. 1 saat nasıl geçti anlamadık bile. Atv motorlarının heyecınına ortam atmosferi eklenince etkilenmemek elde değil. Geri döndüğümüzde anladık karnımızın acıktığını. Göreme meydanında dere kenernda ağaçaltı küçük masalara otuduk. Ev yemekleri yapan küçük bir kafe resorantta yemegimizi yedik. Sonuçta geziyor, öğreniyor ve acıkıyorduk. Günün kısmi yorgunluğunu atmak için çay içebileceğimiz güzel ama salaş bir yerde oturarak, kalede ve vadide çektiğimiz fotoğraflara bakıyor ve sosyal medyada gezdiğimiz, gördüğümüz yerleri paylaşıyorduk. Bende böyle paylaşımlarda gördüğüm yerleri not ederek Türkiye'yi geziyor, kimseyede
- "Aman iyi ki bir yere gitmiş faceden hava atıyor" demiyorum.
Yabancılar ülkemizi bizden daha çok geziyorlar.

 

7
Şimdi sizde
-"Para var gezmek var" diyeceksiniz.
8 gün boyunca 2540 km yol kat ederek İçanadolu ve Akdenizi nasıl komik rekamlarla gezdiğimi yazının sonunda anlatacağım.
Neyse; Göreme'de akşamüstü olunca biraz daha ilerledik ve karşımıza çömlek atölyeleri çıktı. Güneşin altından köhne ve karanlık atölyeden içeri kafamızı soktuk. İlk bakışta toprak kokan çamura bulanmış çömlek ustaları karşıladı. Bu nasıl bir meslek derken çamuru nasıl şekillendirdiklerin görünce ustalıkları karşısında saygıyla eğilmek kaldı. Arabamıza binip Nevşehir'e dönmek istedik biraz ilerden dönelim derken dar sokaklarda küçücük yerde kaybolduk. Kendimizi atv turlarıyla gezdiğimiz Kılıçlar Vadisi'nde bulduk. Biri arabayla vadiye inmeyin çıkamazsınız dedi. Nasıl bir yere geldik merakıyla inmiş olduk zaten. Biz iki kafadar biraz daha ilerleyebildiğimiz kadar ilerledik. Puntoteam otomobil derneğimizin sitesinde paylaşmak için arabamızla bereber fotolar çektik. Ve geldiğimiz yoldan bir şekilde yavaş yavaş geri döndük.

Duyduğumza göre bölgenin en büyük yeraltı şehirlerinden biri ise Kaymaklı yeraltı şehriymiş. Yaklaşık 40 km kadar yol alıp yer altı şehrine gittik. Müze kartımızıda ogün songünü olduğndam 50 tl ye yenileyip yeraltı dünyasına indik. Ne mi oldu? Her meraklının başına gelen şey oldu. Kaybolduk. Milattan önce 3000 yıllırına Hititlere kadar dayanan bu yeraltı şehirlerin ilk dört katı ziyarete açılmış. Mavi ve kırmızı oklarla kaybolmamak adına yönlendirilme yapılmasına rağmen ok göremediğimiz bir oda da burası nereye çıkıyor derken
başka bir yere geçtik. İkibüklüm dar bir tünelden geçince geri çıkması daha da zor oldu. 'Soğuk odalarda terledim haaaa." Başka grupların seslerini takip ederek çıkışı bulduk tabii. Bu yeraltı şehri toplamda 8 katlı olup bir zamanlar aynı anda 1000' lerce insanın yaşadığına inanmak çok zor.
Yine akşamı ettik vallah. Gece Nevşehir Forum Kapadokya'ya geldik ve köyden indim şehire misali asortik avm de akşam yemeğimizi yedik. Bowling salonunu görünce Furkan'a varmısın dedim. Gülümseyerek
"- Sen biliyormusun" dedi.
"- Hayır sen öğretirsin" dedim. İlk defa oynamama rağmen 2 strack yapmışım. Ama sonuç iki kat sayı farkla yenilmemle sonuçlandı. Eeee bizim zamanımızda misket vardı. Gazoz kapakları vardı. Normall.
Kapadokya'nın ilk gününü bu şekide tamamlamış olduk. Asker arkadaşım aradı ve Avanos'a gideceğimzi söyledi. Gece buluşup onların arabasıyla Avanos'a geçtik. (Malum bizim minikaravan araba iki kişilik )
Avanos'a gece gittik ama oldukça renkli ve haraketliydi. Meydandaki 4 yönlü çeşmesi ve dondurma almadan geçemeyeceğiniz Kızılırmak'ın üzerne kurulu 173 metre uzunluğundaki sallanan köprüsü ile hayranlık uyandırdı.

Yarın ola hayrola deyip karavan görünümlü aracımıza döndük. Sabah erken kalkıp 4. 30 gibi Göreme'den gündoğuşuyla balonların kalkışını seyretmekti niyet, ama uyku yorgunlukla ezilince kalkamadık tabi o saatte. Eee bugün ki programımızda atlar diyarı Kapadokya'da Aşıklar Vadisi'ni at sırtında gezmek var. Mini kahvaltıdan sonra Göreme'ye gelip yine iyi bir pazarlıkla rehber eşliğinde at üstünde Aşıklar Vadisi'ne geldik. Peri bacalarının tarih boyunca çeşitli şekillerde işlenmesi sonucu oluşmuş. Aşıklar vadisi denmesenin nedeni farklı şekillerinden ismini almış olması. (internetten veya paylaştığım fotolardan bakalabilirsiniz). Bölgede nereye baksanız benzer ama etkileyici güzelliklerle karışılaşıyorsunuz. Doyumsuz bir yer. Rehperimiz uzakta sisler altında silueti gözüken dağı sordum.
- "ERCİYES" dedi. Nasıl yani dedim buradan gözüküyormu? Tabiki Kayseri buraya70 km. Erciyes ise 3914 metre dedi. Programımda Erciyes'te vardı tabiki.
- "Bekle beni" dedim içimden geliyorum.
At turu bitince bölgeyi yürüyerek gezerken uzakdoğulu bir grup çıktı karşımıza. Yüz yüze kalınca gayri ihtiyarı
- "Welcome" dedim.
Çok ingilizcem varmış gibi. Onlarda ellerini birleştirip eğilerek cevap verdiler. Topu topu bildiğim 3-5 ingilizce cümleden ikincisinde tüketerek
- "Where are you come from" dedim.
Kendi dilleride ülkelerini adını söylediler. Onu da anlamadım. Dedim bu muhabbet fazla uzayıp daha da rezil olmadan birlikte bir selfi çekelim istedik. Allah'tan Furkan devreye girdi ve selfi çekmek istediğimizi söyledi. Gülümseyerek selfi çektik. O sıra rehberleri geldi. Ve zaten o grupta çok iyi ingilizce konuşamıyormuş.

İngilizce bilmeyen bir türk ve bir uzakdoğulu ingilizce konuşarak anlaşmaya kalkışırsa diye fıkra konusu oluyorduk.

Kapadokya bölgesinde daha çok yer var gezilecek ama belli başlı yerlerin tadına vardıktan sonra Göreme'den gördüğüm Erciyes Dağ'ı aklıma girmişti bir kere...
Kayseri'ye doğru yola çıkarken Ürgüp'üde atlmak olmazdı. Ürgüp'e de girip biraz dolaştık. Ve 50 dk sonra Kayseri'ye ulaştık. Erciyes her km'de daha da yüceleşti. Yaklaştıkça büyüyordu. Eee dile kolay 3900 mt. Orda piknik yapıcam demiştim işyerindeki arkadaşlarıma. Dağa çıkmadan önce marketten pikniklik domates, biber, salatalık, peynir ekmek gibi yiyecekleri alarak vurduk dağ yoluna. Aracımdaki navigasyondan rakım görebiliyorum. Kayseri şehir merkezi rakım olarak zaten 1100 metrelerde 2200 metreye gelince Hacılar Kayak Merkezi'ne ulaştık. Arabayla bu kadar çıkılabiliyor zaten. Piknik alanları oluşturmuşlar. Nevalimizi serdik . Zaten çok açtık. Ne var ne yok iki delikanlı sildik süpürdük. Öncedan Araba kethle ile kaynattığım suyu Kayseri'ye gelirken termosa koymuştum. Üzerine de kahvemizi içince bakalım dedik, nereye kadar çıkılıyor teleferikle. Komik bir ücret karşılığı teleferik ile tahmini 2800 metrelere kadar çıktık ve puslar altındaki Kayseri' yi hayal meyal görüyorduk. En yüksek Karadeniz Trabzon'daki Garester Yaylası 2300 metreye çıkmıştım. Erciyes 2800 metrede..Oksijenin azlığını ve soğuk esen rüzgarın yanısıra güneşin teni yaktığı da hissediliyor. Temiz havası da cabası..
Çokta duramadık. Bu seferde dağdan indim şehire olsun dedik ve Kayseri merkeze indik. Önce arabayla geniş cadde, bulvar ve meydanlarında turladık. Caddeler düzenli, geniş ve tertemizdi. Yöresel yemeklernin tadına baktık tabikii. Cadde ve sokaklarında dolaşırken gece 10 dan sonra Kayseri'de bir çok yer kapanıyor. Biz de sinemaya gidelim dedik ve Furkan'ın ve benim çok sevdiğimiz Transformers filmine gitttik. Günün yorgunluğunu yarı yatar vaziyetteki sinema koltuklarında atarken, macera ve bilim kurgu dolu filmin tadını çıkardık. Gezmek, tozmak güzelde, sabahları erken kalkmak ve günün yorgunluğu insanın uykusunu getiriyor. Kayseri şehir merkezi rakım 1100 metrelerde olduğu için ağustos bile olsa gece sıcaklıkları 20 dereceye kadar düşüyor. Mini minnak
karavanımızın yatak odasını hazırladık ve uyku moduna geçtik.

Evet yine sabah ola hayrola....
Bu sefer uyanmamız 9.30'u buldu Erciyes bizi iyi yormuş. Gece de serin olunca uyumuşuz. Evet sıradaki ilimiz Akdeniz'e ineceğimiz için Niğde.. 130 km. Yakın zaten.. bir buçuk saate vardık Niğde'ye. Küçük, eski şehir tadlarını barındıran sevimli bir yer. Genelde bilmediğim bir şehre gittiğimde hemen taksi durağına yanaşır, şehir de gidilecek yerleri onlardan öğrenirim. Merkezde bir taksi durağına gelerek ...

- "Selamun aleyküm" dedim. plakadan zaten yabancı olduğumuzu anlamış adres soracağımı tahmin etmişlerdi.

- "Ve aleyküm selem" diyen 3 taksiciden 50 yaşlarındaki boyalı saçları omuzlarına kadar inen halk ozanı tavrındaki taksici
- "buyrun" dedi.

-"Biz oğlumla çıktık yollara il il geziyoruz. Niğde'de nereye gidilir, ne yenir ne içilir" dedik.
-"Sen bakma buranın küçük bir yer olduğuna ben size bir çay söyleyeyim anlatayım" dedi. 'Ohh" dedim miiss daha ne isterim. Anadolu insanınn misafirperverliği, güleryüzlülüğü ikram edilen bir çayla bulmuşum. Uzun uzadıya sohpet ettik ve bize şehrin içindeki kaleyi, şehidimiz Ömer Halisdemir'in anıtını ve Niğde Tava 'sı ile Niğde gazozunu yürüyerek hepsine uleşabileceğimizi söyledi. Aç ayı oynamaz deyip tarif edilin Niğde tava ustasını bulup eşsiz lezzetin tedına Niğde Gazozu ile baktık. Bizim burdaki tas kebabına benziyor ama yapılış tarzıyla lezzeti çok farklıydı. Kaleye doğru yürümeye başladık. Zaten şehrin içinden 30-40 merdiven çıkınca kalenin içine yapılmış park ve çay bahçelerini gördük. Sol tarafta kalenin burçlarına doğru ilerledik ve Nevşehir'i yukarıdan seyrettik. Bir tafafta eski çarşı ve evleri arkamızda Niğde Adana otoyolu ve modern kooperatif evleri.. Sıcakta çokta duramadık kalede. Yine merkezde olan valilik önündeki derbe girişimine en büyük darbeyi vuran Ömer Halisdemir'in anıtına ulaştık. Dualarımızı da eksik etmedik. Biraz dolaştıktan sonra gitmeyi çok istediğim ve merak ettiğim Gülek Boğazı'ndaki Gülek Kelesi'ne doğru yol aldık. 2 saat yolculuktan sonra Tarsus yakınlarında otoyoldan çıkıp, Gülek Boğazı tarafına döndük. Navigosyon bizi biryere keder yönlendirdi. Sonra köylülere sorduk. Gülek Kalasi'ne çıkacağız nerden gitmemiz lazım dedm. Emmi önce arabamıza sonra bize baktı. Evladım şu yoldan gidicen ama dikkat et dedi. Baştan anlayamadım. Bizde beğenmediği neydi. 5-6 km sonra yarı asvalt yarı mıcır yol bitince. Beğenmediği arabamız olduğunu anladım. Yol çok ama çok kötü toprak bu yolda anca arazi arabaları giderdi. Çok sevdiğim bir söz vardır. "Gittiği kadar, gitmediği kader" ben biraz değiştirdim ama olsun cuk oturdu bu söz. Zaten çok dar olan bu dağ yolunun bir tekeri çukurlu bir tekeri çukursuza denk getirmeye çalışarak hafif arabanın altınıda sürterek zor da olsa ulaştık. Kale osmanlı zamanında Akdeniz'den gelecek düşmanların gözlenmisi ve savunması için torosların çatısı olarak bilinen Gülek Boğazı'nın zirvesine yapılmış. Boğaza ve bölgeye o kadar hakim bir noktadaki etkilenmemek elde değil. Aslında beni buraya çeken boğazın üzerine uzanan bir kayada insanların fotoğraflarını internette görmemdi. Kalenin boğaz tarafına geçtiğimizde zaten gençler kayanın üzerindeydi. Rakım 1600 metre. Aslında kaya resimlerde göründüğü gibi boğazın tam üzerinde değil. Çekim açısına göre altından otoyol geçiyormuş gibi gözüküyor. Kayanın 30 metre kadar altında başka kayalıklarda var. Düşerseniz yüzlerce metre değil 30 metre kadar düşülür. Sonuç farklı olmaz tabiki. Bu şuna benzer. Denizde yüzerken derinlik ha 3 metre ha 30 metre boyu geçiyorsa ve yüzme biliyorsanız derinlik ferketmez. Ayakta durabiliyor ve yere basabiliyorsak sorun yok demektir. Orada Furkan'la maceracı ruhumuzla birlikte fotoğraf çekildik. Face te paylaştık. Çok tepkili yorumlar aldık. Ben daha önce binlerce metreden yamaç paraşütü, deniz alıtına tüplü dalış, ve bir çok tehlikeli yerlerde rafting ve benzeri atraksyonlar yapmışım. İlk defa ayaklarım yere basarak bir kayanın üzerinde duruyorum sadece. Ne deliliğim kaldı, nede manyaklığım. Anlayamadım açıkçası daha önce yaptıklarımın yanında en basit ve tehlikesizi buydu. Neyse oturduk biraz vadinin ve manzaranın güzelliğinin tadını çıkardık. Asıl tehlikeli olan şimdi başlıyordu. Arazi araçlarıyla çıkılabilecek yollardan aşağıya inecektik. 'Ya allah ya bismillih" deyip, tek güvenlik önlemi olan emniyet kemerimizi takıp marşa bastık. Çok yavaş yavaş, aşağıya kaya kaya, toz duman içinde korka korka inmeyi başardık. Yine akşam olmuştu ve Tarsus'a az bir yolumuz kalmıştı. Tarsus'a inerken rakım gitgide düşüyor sıcaklık 34-35 derecelere yükseliyordu. İçanadolu'nun kuru ve normal havasınden Akdeniz'in sıcak ve nemli havasına ilerlediğimizi aracın dış sıcaklık göstergesinden anlıyorduk. Klima'nın rahatlığını sürerken Tarsus'a geldik ve akşam yemeği için bir avm nin otoparkına parkettik. Furkan kapıyı açıp aşağıya indi ve hemen geri binip kapıyı kapattı. Yürü yürü gidiyoruz dedi. Dışarısı alev gibi yanıyordu deha saat akşam 8 di. Buranın normalı bu yapapacak bir şey yok. Burada yaşayan insanlar var. Hemen inip avm ye girdik. Yemeğimizi yedik. Tarsus Şelale'leri biraz daha serindir deyip şelalelere geldik. Her tarafta çay bahçeleri insanlar sıcaktan kendilerini buralara atmışlar çaresiz. Ortamı beğenmedim. Çöpler ve koku her tarafı sarmıştı. Biraz daha dolaşıp dedik Mersin'e gidelim sahil biraz daha iyidir umuduyla.. Gece Mersin şehiriçi de arabayla dolaşıp etrafı seyrettik. İnsanlar genelde dışarılarda. Şehir olarak çok beğendim. Sahil kesimi km. lerce park ve sosyal alan. Saat gece 12 olmasına rağmen sıcaktan binlerce kişi vardı. Hiç esmiyor nem tavan yapmıştı ki durduğumuz yerde terliyorduk. Sıcaklık 30 derece idi. Sahilde 1-2 saat dolaştık ve gece burada arabada kalınamayacağına karar verdik. Bu bölgede cennet cehennem mağaralarını merak ediyordum. Gerçi mağaralara gidenlerde ağustos ayında aşırı nemden inilmemesi için uyarıyorlardı. Arabamıza doğru ilerlerken birden AMBULANSBÜS gözüktü. Bu ismi ben taktım tabiki.. km.lerce mesin sahilinde ambulanslar sahil boyunca yavaşça ilerleyip sıçaktan bunalmış tansiyonu çıkmış insanların el etmeleriyle duruyor. Tansiyon vs. gibi ayakta tedaviler gerçekleştiriyordu. İlk defa böyle bir şey görüyordum ve 10 dk' da bir ambulans geçiyordu. Buradan kaçma vaktinin geldiğini anladım. Ağustos ayı ve mersin. Yorgun da olsam yönümüzü batıya çevirip her zaman görmek istediğim kız kalesine doğru yol aldık. Kız kalesine geldiğimizde yine herkez dışarda saat gece 2 gibiydi. Eğlence merkezleri açık, insanlar kızkalesi karşısındaki plajda denize giriyorlardı. Serinlemek adına ben yarm saat de olsa gece çok sığ olan denize girdim. Yorgunluğumu denize bıraktım. Sıcağa ve neme rağmen biraz uyuduktan sonra yola devam.. Serin de Silifke ve Anamur'un muz bahçeleri ve keskin virajları aşarak Alanya'ya kadar hızlı bir geçiş yaptık. Küçük bir kahvaltı ardından Alanya kale menzaralı uzun rüzgarlı plajına şemsiyemizi ve yatar vaziyette geçebilen katlanır sandalyemizi kurduk. Ve gecenin yol yorgunluğunu plajda esen rüzgarın altında öğleye kadar uyuyarak geçirdik. Öğleden sonra kendimize geldiğimizde rüzgarla serinledik denizin tadını çıkarmaya başladık. Gece Alanya çok güzel olur bilirim. Yemeğimizi yiyip marinaya doğru uzun bir yürüyüş yaptık. Alanya Kalesi'nin ışıklandırılması eşziz görüntüsü altında çayımızı içtik. Akdeniz'in o iyot kokusu burnumuzdan çiğerlerimize her çektiğimizde içimize huzur doluyordu. Marinada gece gezi teknelerinin turlarına katılarak kalenin etrafında müzikli eğlanceli bir gezi yaptık. Bol rüzgar alan Sahilin karşısına park ettiğimiz aracımızda uyku moduna geçtik. İnanın bedenen yoruluyoruz. İçimizdeki mecera ruhu ile de aldığımız keyif müthiş. Sabah poğça simit çayın ardından. Atv turlarıyla dim çayı programını yoğunluktan dolayı öğleden sonra ya ayarlayabildik. Ama öğleye kader yine rüzgarıyla serinlediğimiz denizin keyfini çıkarmaya devam. Ev yemikleri yapan küçük bir lokantada öğlen yemeğini yedikten sonra Dimçayı ve çevresinde atv motorlarıyla yaklaşık 3 saatlitk tura çıktık. Dim çayı üzerine kurulmuş dinlenme tesislerinde mola vererek buz gibi dim çayında yüzme imkanımız da oldu. Atv ile dönüş yoluna geçtiğimizde engebeli arazide oldukça eğlenceli dakikalar geçirdik. Tühhh.. döndüğümüzde yine akşam olmuştu ve artık yola devam dı. Antalya'ya doğru 2 saatlik bir yol alarak vardık. Her zaman parkettiğim yere arabamızı park ettim. Genelde Antalya'da Konyaaltı'na gelirim. Deniz, kum, güneş için. Birşeyler yedik ve yattık. Sabah ege şiveli ihtiyar karı koca nın tartışmaları uykumun arasına girdi. Dedim ne oluyor. Herhalde buraye artık pazar kurulyor. Domates biberden bahsediyorlar. Sabeh daha 6.30 . Ayıldım kendime geldim. Kapıyı açınca beni gördüler ve sustular.
" - Ah evladım siz arabadamı yatıyordunuz". Kusura kalmayın bizde melemen yapıyorduk. Küçük eski bir minisüs ile Aydın'dan gelip gece yanıma park etmişler. Sahil güvenlikte görev yapan oğullarını ziyarete gelip piknik tüpte melemen yapmışlar. Oğulları çok severmiş. Yanında çay da vardı. Tabi bize de ikram ettiler. O sırada oğulları olduğu iddia edilen Levent geldi. Şalvarı çarığı, şivesiyle oğullarını bekleyin yaşlı çiftin yanına, saçlar yanlar üç numara üstler 15 cm. Ve ikiye katlanıp üstten topuzlu küpeli bir delikanlı görünce şaşırdım. Yadırgadığımdan değil.. beklentimin farklı olduğundan. Neysee.. kum, deniz, güneş. Bize bekler.. Konyaaltı plajına her zamanki yerimize geçtik. Şemsiye ve şezlonglarımızı serdik. Akdenizin tadanı çıkarmaya devam... Tüm gün deniz yaptık. Gece gezdik tozduk. Sabah ola hayrola.. şimdi diyeceksiniz Alanya ve Antalya'da başka bir yer yokmu diye sorabilirsiniz. Bu bölgeyi daha önce çok gezdiğim için bu sefer denizi tercih ettik. Ama şimdi daha önce hiç gitmediğim ve çok merak ettiğim Burdur Salda Gölü'ne yolculuk. Antalya'dan yaklaşık 2.5 saatlik bir yolculukla gidebiliyoruz. Ama önce geçen sene araçın arızalannması sınucu Antalya sanayide tanıştığım macera tutkunu Mustafa Kutlu ardadaşıma süpriz yapmak var. Kepez deki sanayi ye gidip dükkanını buldum ama kendisi yokmuş. Belinden rahatsızmış. Kendisine geçmiş olsun dileklerimizi iletip yola devam ettik. İki saatlik Burdur istikametine doğru torosları aştık. İşte karşımızda büyüleyici Salda Gölü. Türkiye'nin Maldiv'leri ünvanıyla isim yapmış bu yer. Bembeyaz kumsallarıyla, magnezyum zengini tatlı ve pırıl pırıl suyuyla insanı etkiliyor. Yine kurduk şemsiyemizi şezlonglarımızı 1200 rakımlı gölün bembeyaz kumları üzerine. Burasını herhangi bir su, deniz kenarı olarak görmemek lazım. Havası, doğası, ortamı çok fakrklı ve huzur verici. İlginç birşey daha ortam çok sessiz kalabalığa rağmen ortamın akustiğinden midir nedir ortam çok sessiz ve huzur verici. Magnezyum zengini çamur kıvamındaki kumu ilede çamur banyosu yapanda çoktu. Çevrede sadece kampçılar, çadır altında kafeler vardı. Anladığım kadarıyla sit alanı ve yapılaşmaya açık değil ve inşallah ta böyle kalır. Gölde gece yıdızları seyrederek uyuduk. Sabah beş buçuk saatlik bir yolculukla Burdur, Afyon, Kütahya, Bilecik ve Sakarya üzerinden kürkçü dükkanına döndük.

Bu senede böyle geçti.. Şimdi diyeceksiniz eee iyi güzel gezmişsin.. amacım aslında ferklı bir tatil tarzı anlayışını ortaya koymak. Ben ve 15 yaşındaki oğlum iki erkek olarak bu tür gezmek gayet mümkün. Herkezin hayalinde vardır. "Birgün binicem arabaya Türkiye'yi il il gezicem" bu düşünüldüğü kader zor olmadığıdır.
"-Para var huzur var, 8 gün boyunca o kadar gezmeyi herkez yapamaz" da diyebilirsiniz. İşin aslı öyle değil. Toplamda 2540 km. Yol yaptık. Yakıt masrafı. 560 tl. Yemek içmek iki kişi bizim gibi lüks peşinde olmayan biri için 500 tl. Milli park gibi yerlerde oto park 35 tl. Ve müze kart şart. Biz atraksyon sevdiğimiz için atv ve at turları gibi 300 tl ekstra masraf yaptık. Tercih meselesi.
Araçta 12 volt su ısıtıcı ile çay kahve yapabilyoruz. Plajlarda ücretli olan Plaj şemsiye şezlong ta yanımızda. Plajlarda duş zaten ücretsiz var.

. Şimdi soracaksınız belki; .küçük arabayla ne uğraşıyorsun minibüs tarzı bir araçla daha rahat edersin diye. Yılda 15 gün tatil için araç değiştirmek mantıklı gelmiyor. Emikliliğime dahe 10 sene var. Emekli olduktan sonra daha büyük bir minibüs tarzı bir aracı kendim karavana çevireceğim. Ve ülkemi köşe bucak daha geniş zaman ayırarak dolaşmayı düşünüyorum.
Eşim arabayla uzun yolculuklar yapamadığı için. Onunla ayrı gidiyoruz. Oğlumda büyüdüğü için son 5 yıldır bu şekilde geziyoruz.

Sonuç olarak; Hayatta herşey mümkün. Az imkanlarla çok şeyler yapılabilir. İstemekten ziyade harakete geçmek önemli olan. Zaman çok hızlı geçiyor. Yetişemesekte, boş ta geçirmeyelim..

Hayat görüşünü tasvip etmesemde dünya hayatı için bir sözü hoşuma gider Neyzen Tevfik'in. "Hayat çatlak bardaktaki suya benzer. İçsende bitecek, içmesende. Hayatı doyasıya yaşa. Yaşasanda bitecek, yaşamasanda."

Mini not: Amatörce yazmaya çalıştığım bu yazımdaki imla ve cümle hataları olabilir. Affola.....

Nihat....

 

Yorum Yaz

Adınız:
Yorumunuz:
Yorumlar, okuyucuların kendilerine ait görüşleridir. Yazılan yorumlardan gazetemiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Yorumlar

Emin ata - 18 Ağustos 2017 13:08
Bu kadar güZel bir anlatım olamaz harikasnız

SON KOCAELİ GAZETESİ

Tel: 0532 415 9404